70 Yıldır Filistinliler Aynı Yerde Takılı Kaldı

Yazan Rima Najjar

Birçok inşa, 1949 yılında Birleşmiş Milletler’e üye olma şartıyla İsrail 194. BM Kararnamesini kabul etti.  Bu kararnamede, 1947-49 yılında Yahudi kontrolü sırasında Filistin’de kaçan veya sınır dışı edilen Filistinlilere dönme hakkı veriyor.

Nakba’dan beri Filistintilerin yasal iddialarına karşılık Pro-İsrail destekçileri onları her zaman bastırdı. Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar Harekatı (BTY) çağrılarıyla, AB dış politika uzmanının sözlerindeki gibi “onursuzluğun derinliklerini” anlama çabasıyla eylemlerine devam ettiler.

“… İsrail Lobisinin taktikleri, onursuzluğun ve ahlaksızlığın derinliklerini anlamaya çalışıyor ve karakter suikastını, seçici olarak yanlış aktarmayı, kasıtlı kayıt bozmayı, yalancılığı ve gerçeği önemsemeyişi içeriyor. Bu Lobi’nin amacı yasama sürecini, görüşüyle çelişen insanların girişimlerini veto ederek kontrol etmektir.”

İsrail’in sahte çerçeveleme ve Filistinlilerin yasal iddialarıyla ikiyüzlü “tartışma yaratma” çabaları, savaş propagandası tekniklerinde yeni değil. Her şeyden öte, “her çatışma en az iki temele dayanır: savaş alanı ve propaganda yoluyla insanların kafasına kazınanlar” atasözü gayet iyi biliniyor.

Fakat İsrail’in Filistin milleti üzerine propaganda savaşı özellikle çok acımasız. “Çatışma” ve “savaş sözcükleriyle başlayalım.” İsrail (ve dünyanın birçoğu) Filistin mücadelesinin devrimci doğasını küçümsemek için “çatışma” sözcüğünü kullanıyor. “Savaş” sözcüğü ise çoğunlukla silahsız insanların, bu kişilerin topraklarının ve mülkiyetlerinin üzerindeki İsrail’in güçlü etkisini küçük görüyor.

Savaş “toplumlar arasında silahlı çatışma” durumudur fakat eğer toplumlardan biri bir diğerinin askeri ve siyasi kontrolü altına girerse ve başkaldırıya geçerse – Birinci, İkinci ve Üçüncü İntifada, belki de Kudüs İntifadası’nda – toplumlar arasında yukarda tanımlandığı gibi bir savaş durumundan bahsedemeyiz.

Benzer tartışma sebepleriyle beraber, Batı Şeria’nın ve Gazze Şeridi’nin 50 yıldır işgal altında olması, “işgal” tanımına girmemektedir. İsrail’in hikayesini “tartışmalı topraklar veya yerleşimleri etkisindeki New York Times ve diğer medya kuruluşları, İsrail’in Filistinlilerle beraber tarihi Filistin bölgesindeki topraklarda eşit haklara sahip olduğu görüşünü propagandalaştırıyor.

İsrail tarafındaki savaş propagandasının bu spesifik bölümünün ardındaki hukuksal mantıksızlık, 24 Nisan 1950’de Ürdün’ün Batı Şeria’yı işgalinin ülkelerce tanınmaması (ironik olarak bu saçma “hukuksal” argüman İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgali için de değil) ve İsrail’in işgal altındaki bölgeyi kolonileştirmesine ve BM Güvenlik Konseyi 242. Kararnamesi ve Cenevre Sözleşmeleri’nin bu konudaki kararlarını yok sayarak Yahudi toplumunu bölgeye yerleştirmesine izin vermeyi amaçlaması gerçeğine dayanıyordu.

Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail işgali/aparteid duvarına dair 2004’teki istişari görüş, “Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin yüksek akit tarafları” olarak (egemenlik statüsünde değil) Ürdün ve İsrail hususunda yasal perspektif oluşturmanın neleri gerektirdiğini açıkça belirtiyordu.

Benzer şekildeki hileli referanslar ve iddialar, Balfour Deklarasyonundaki dil kullanımına dayanmaktadır. Bu belgeden bir örnek vermek gerekirse “Yahudi olmayan toplumlar” referansı. Bu referansın can sıkıcı ve aldatıcı doğasını anlatan Joseph Mary Nagel Jeffries’in (J.M.N) 1939’daki “Palestine: The Reality” çalışmasındaki yorumları şu şekilde:

“Deklarasyon zamanında Filistin nüfusunun %91’i Arap, %9’u Yahudiydi. Yahudileri hızla vuranlar Arap nüfustu. Yahudilerin yarısı henüz gelmişlerdi. Kendini küçük düşüren manevralarla Arapların çıkarlarını korumak adı altında, Arapların tüm maksatları ülkenin tüm popülasyonuna mal edildi. Bu sebeple, Filistin’deki “Yahudi olmayan topluluklar” dendi. Bu sahtekarlıktır. Araplar ve Yahudiler arasındaki doğru orantıyı gizlemek ve bu sebeple Arapların baskı uygulamasını daha da kolaylaştırmak bu yola başvuruldu.”

Bu böyle devam etti. Kısmen BTY Harekatı sayesinde yakın zamanda Filistinlilerin geri dönme hakkı tekrardan ciddiyetle tartışıldı. Bu Harekat sayesinde 2010 yılında BTY çağrısının 9 Temmuz 2005’te gerçekleşen 5. Yıldönümünü andığı BNC Dergisinin internet haberinde aşağıdaki duyarlılığa yer verilmiştir:

“Filistinlilerin geri dönme hakkından ahlaki olarak daha acil ve yasal olarak daha zorlayıcı bir hak yoktur. Kim olduklarına, nereden geldiklerine, ne zaman evsiz kaldıklarına bakılmaksızın, dünya çapındaki mültecilerin vazgeçilmez, her zaman evine dönme hakkı vardır. “

2012 yılında gerçekleşen Suriye’deki Yarmuk kampından Filistinli mültecilerin içinde bulunduğu trajik uçak kazası hakkındaki haberler ilk defa 2014 yılında boy göstermeye başladığında, çoğu gazeteci, apaçık belli olandan bahsetmeden vaadlerini, bu insanların memleketleri Filistin’e ait olduklarını ve İsrail’in (Arap ülkelerinin değil) bunu uluslararası hukuk, insanlık ve ahlak kapsamında ele alması gerektiğini söyledi. Bu türde bir makaleye bir tabu, ümitsiz bir vaka ya da her ikisi gibi ele aldılar.

Örneğin “Ramzy Baroud” mülteciler hakkındaki duygulu makalesini bitirirken:

Uluslararası topluluk ve dünyanın her yerindeki Filistin dayanışma grupları Filistinli mültecileri gündemlerine oturtmalıdırlar. Yemek bu kirli savaşta asla bir silah olmamalıdır ve herhangi bir sebep veya dayanağı önemsemeksizin Filistinliler asla açlıktan dolayı ölüme terk edilmemelidir.” 

Düzene açık açık karşı çıkmak için bu makalede, açıkça “geri dönüş hakkına” yer verilmeliydi. Baroud ve diğerleri ard arda sosyal medyada bu konuya yer vermektedirler.

Daha can sıkıcı olan şey ise İsrail’in Eritrea ve diğer mültecileri reddetmesini eleştiren İsrail liberallerinin ikiyüzlülüğüdür çünkü Filistin mültecileri hakkında tek kelime etmemişlerdir. Bu, mülteci kayırmaktır.

İsrail, BM 194, Kararnamesi’nde yer alan Filistinlilerin evine dönme hakkına saygı duymalıdır. Buna karşılık, 1948 yılında Filistin’in yerel Yahudi olmayan milletinden bağımsızlığını tek taraflı ilan eden Siyonistlerden sonra İsrail, Filistin köylerinin nüfusunu zorla azaltmak amacıyla yüzlercesini yok etmeye başlamış, böylelikle Filistinli mültecilerin evine dönme haklarını engellemiş ve geride bıraktıkları topraklara el koymuştur.

İsrail bugün de Kudüs’te ve diğer işgal bölgelerinde aynı şeyi yapmaktadır. Bu süreçte, mültecileri savunmasız kılmış ve yerlerinden etmiştir. İsrail’in Filistin vatandaşlarının mülkiyetlerini yerlerinden etmiş ve Filistin bedevilerini Ürdün Vadisi’ndeki geleneksel topraklarından ayırmaya, Necef bölgesine Yahudileri yerleştirmeye çalışmaktadır.

Gazze’de, sınırın hemen ötesinde aynı şehre korkunç bir İsrail’in göçmen Yahudilerine şahit olduk. Filistinli sakinlerin Gazze Şeridi’ne sıkıştırılmasını ve ailelerinin öldürülmesini neşeyle izlediler.

Filistin mülteci problemi Gazze Şeridi’nin ve Batı Şeria’nın ötesindedir. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Kuruluşu’na kayıt olan bir milyondan fazla mülteci (%23) Gazze’de yaşamaktadır. Yaklaşık 760 bini (%16) ise Batı Şeria’da yaşamaktadır.  “Arazi takası”, Filistinli mültecileri ve sürgünleri ya da İsrail’in içinde yerlerinden edilmiş tüm insanların statü sorununu çözmeyecektir.

Tekrarlamak gerekirse, “Filistinlilerin geri dönme hakkından ahlaki olarak daha acil ve yasal olarak daha zorlayıcı bir hak yoktur.” Ek olarak, İsrail’in temel Filistin haklarına uyum sağlaması, yapılabilir ve pratik bir şey. Filistin trajedisinin bu merkezi sorununu çözmek, İsrail’in, talihsiz başlangıcının ardından yetmiş yıldır Ortadoğu’da sorun yaratmasının kesin çözümünde etkili olacaktır.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir